“Biz İskenderiyeliler ve Antakyalılar, Selefkiyalılar ve diğer birçok Yunanlı; Mısır ve Suriye’den ve Medya’dan gelenler ve Pers’ten ve diğerleri. Geniş topraklarımız, uyarlamalarımızın çeşitli ve düşünceli oyunumuz ile ve ta Baktriya’ya, Hindistan’a götürdüğümüz ortak Yunanca dili ile.”
Konstantinos Kavafis, Millattan önce 200
GİRİŞ
Geçen yüzyılın ilk çeyreğinde, Fransız mandası döneminde, Fransa, Türkiye, Suriye ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından yürütülen arkeolojik kazılar, antik Antakya kentini ortaya çıkarmayı amaçlıyordu. Büyük ölçekli şantiyelerde hemen hemen her yerde çok sayıda buluntular, lahit, heykel ve özellikle mozaik tabanların ortaya çıkarılması, araştırmacılar arasında bir coşku ve kazıların devam etmesi için bir ivme yarattı. Bu sırada Ankara anlaşmasının arifesinde kazılar tamamlanmadı ve ortaya gelen tüm buluntular kazı yetkileri arasında paylaşıldı. Princeton Üniversitesi’nden Suriye Arab Cumhuriyeti’nin müzelerine, Louvre Müzesinden Antakya Müzesi’ne kadar, Antakya’nın küçücük bir bölümü keşfedildi ve gün yüzüne çıkarıldı. Kazıların devam etmeme kararının ardından arkeologların hayal kırıklığı büyük oldu. O zamandan beri, arkeologlar tarafından iyi bilinen alanların ötesindeki alanlar da dahil olmak üzere birsürü kazılar başlatıldı. Sayısız buluntular arkeolog ve araştırmacılar toplumunda büyük heyecan yaratmaya devam etmektedir. Paris şehri kadar geniş bir alanda, Antakya ve çevresi, son zamanlarda dünyada eşi benzeri olmayan devasa mozaik zeminlerle inşa edilen otel gibi olağanüstü yeni bir keşifle insanlığı şaşırtmaya devam ediyor.
Elbette arkeolojik buluntular, Antakya’nın geçmişte nasıl bir yer olduğunun tek kanıtı değil. Adı İncil’de, şehri, büyüklüğünü, tarihteki önemli olaylardaki rolünü, insanlığa sonsuza dek damgasını vuran ünlü adamları anlatan eski yazarların metinlerinde, eski kroniklerde ve seyahat kayıtlarında zaten iyi biliniyor. Haklı olarak Büyük, Güzel, Doğunun Meşalesi ve İncisi, Kilisenin Katedrali ve Tacı, Tanrı Tarafından Korunan, şehirlerin Kraliçesi şeklinde övüyorlar. Ancak Antakya, onun adını anmaya devam edenlerin ve Antakya’nın yerlisi ya da Antakya kökenli olmaktan gurur duyanların ortak hafızasında da bulunmaktadır. Tarihi Antakya şehrinin üzerinde oturan modern Antakya şehri, Antakya’nın şanlı geçmişini hatırlatacak hiçbir iz, hatta bir anıt bile korumamıştır. Geçmişin rakipleri olan Roma, Konstantinopolis ve İskenderiye ile karşılaştırıldığında Antakya, şanlı geçmişinin her türlü izinden, hatta gezginlerin tarif ettiği harabelerinin melankolisinden bile yoksundur.
Bu saptama belki üzücü olabilir fakat Selefkos’un şehri Büyük Antakya ruhlarda heyecan yaratmaya devam ediyor ve bizi her zaman şaşkınlık içinde bırakıyor. Antakya’nın kuruluşu, şehir kurucularının, özellikle de fethettiği bölgelere şehirler diken Büyük İskender gibi Makedon krallarının mantığının bir parçasıydı. Şehirler, fetihlerinin yerli halkları arasında Yunan kültürünün ve dilinin yayılmasını sağlayacaktı. Bunun için şehirlerin inşa edilmesi gerekiyordu.
Eski yazarlara göre Antakya
Antakya şehri, her şeyden önce, onu hayranlıkla, şiddetle ve çok özel bir bağlılıkla ifade eden sakinlerinin gururu olan bir şehirdir. Libanios’un veya Aziz İoannis Chrysostomos’un, Ammianos Markelinos’in veya Ioannis Malalas’ın sözleri, Antakya’nın diğer birçok onurlu şahsiyetlerinin ifadesidir. Atinalılar için Atina, şehirleriyle gurur duyan ama her şeyden önce onu ve zor koşullarda yurttaşlarını savunmaya hazır olan Antakyalılar için Antakya’yı bir araya getiremez. Atina, Batı’nın meşalesi, Antakya ise Doğu’nun meşalesidir. Bu karşılaştırma, iki şehri, Atina’yı ve anavatanı olan Antakya’yı iyi bilen büyük vaiz İoannis Chrysostomos’un yanlış yaptığı bir öneri değildir. Bu konumunun nedeni, Ioannis Chrysostomos’un İmparator Theodosius’un MS 400 yılında iktidara karşı öfkelerini ifade etmek için heykelleri deviren kent sakinlerine tepkisi sırasında Antakya’ya hitaben yaptığı konuşmada şehrini savunma biçiminde bulunur. “Şehrimiz Kilise’nin gözüdür…”! Chrysostomos şehrini, İmparatorluğun yeni başkenti olan Konstantinopolis’e atanmasını reddedecek kadar seviyordu. Ustası Libanios yaptığı konuşmada, şehirlerin en güzeli ve şanlısı hakkında daha da açıklayıcıdır “Artık benim şehrimiz hakkında konuşmanın zamanı geldi…”! Memleketine bağlılığını sergileyen sofistin gurur derecesini gösterir! Antakya şehrinin, rakipleri Roma ve İskenderiye’yi kıskanacak hiçbir tarafı olmayan bir şehir olduğu açıktır. Rakipleri arasında bu kadar kıskançlığa, İmparatorluğun düşmanları arasında ise öfkeye neden olan bu şehir neye benziyor? Binaları, güzelliği, mimarisi, lüksü, zenginliği, bereketli toprakları mı, yoksa kibirli ve küstah insanları mı?
Antakya, M.Ö. 300 yılında kuruluşundan, 1268 yılında Memlükler tarafından yıkılışına kadar, 16 yüzyıl boyunca Antik ve Orta Çağ’ın en önemli şehirlerinden biri olmuştur. Bir Yunan şehri olarak, Yunan Selefkos İmparatorluğu’nun idari ve siyasi başkentiydi; bir Roma şehri olarak, Roma Suriye’sinin başkenti ve imparatorların ikametgahıydı; bir Bizans şehri olarak, imparatorluğun Konstantinopolis’ten sonraki ikinci başkentiydi; ve Norman Frankları altında, Doğu’da Haçlılar tarafından kurulan görkemli bir prinkepslikti.
Bir Yunan şehri olarak, toprakları Akdeniz’den İndus’a kadar uzanan askeri ve siyasi bir monarşinin başkentiydi. Bir Roma şehri olarak şehir ayrıcalıklarını korumuş, kendi darphânelerinde para basma hakkına sahip oluyor. Senatosu, forumu, demesleri, idaresi ile özerk bir şehirdir. Şehrin yakınında kalıcı olarak bir lejyon konuşlandırılmıştır. Şu veya bu imparatoru destekler, valilerin kararlarına tepki gösterir. İmparatorluğun diğer şehirleri, bir imparatorluk halefi veya önemli bir olay söz konusu olduğunda onun tepkisini ihtiyatla takip ediyor. Ticaret yapmak, okumak, öğrenmek, öğrenmek, yaratmak, hatta şehrin vatandaşı olmak için Antakya ayrıcalıklı bir yerdi. Greko-Romen dünyasının büyük bir metropolü olan Antakya, kozmopolit bir şehirdi ve imparatorların ikâmet ettiği sarayları, ünlü okulları, tiyatroları ve hepsinden önemlisi narin güzelliği sayesinde diğer şehirlere üstünlük sağlamıştı. Işıkların şehri, kutsal bir şehir ama aynı zamanda bir zevk ve sefahat şehirdi. Stadyumlarının, tiyatrolarının, tapınaklarının, kiliselerinin, hamamlarının, villalarının dünyada eşi benzeri yoktu. Antakya, tarihçinin kayıtsız kalamayacağı bir şehirdi.
Libanios’a göre Antakya’nın ilk kuruluş fikri Büyük İskender’e atfedilir. Ona göre İskender, İssos savaşından sonra Suriye’yi geçerken ünlü Daphne çeşmesinin kaynaklarının çok yakınında durmuş ve orada çadırını kurmuştur. Bu çeşmenin suyunu o kadar hoş bulmuştu ki annesi Olympias’ın memelerinden akan sütün tüm tatlılığını hatırlatmıştı. Hemen bu yerde bir şehir inşa etme projesini tasarladı ve inşaatın başlamasını emretti. Ancak girdiği kesintisiz savaşlardan, şehrin inşaatı fazla ilerleyemedi. Jüpiter-Bottian tapınağı ve Emathia adı verilen Antakya kalesi, İskender’in emriyle yapılan ilk eserlerdir.
Bu şehrin inşasına yeni başlanmış olan İskender, Asya’ya yönelik fetihlerine devam etmek için bölgeden ayrıldı. Birkaç yıl sonra ölen İskender, arkasında gerçek bir halef belirlemeden muazzam bir imparatorluk bıraktı; bu, şimdi İskender’in fetihlerini sürdürebilecek bir halef bulması gereken sadık yoldaşları ve generalleri arasında karmaşık ve hatta şüphe uyandırdı.
